
BASINA VE KAMUOYUNA
Daha iyi bir dünya için sorumluluk alan ve elinden geleni yapan doğayı, insanı, hayvanları seven “Bir genç kadın daha susturuldu:
Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencisi, genç bir arkadaşımız İlayda Zorlu’nun ölümü bir “intihar vakası” olarak kayıtlara geçirilmek isteniyor. Biz bu karanlık perdenin arkasını görüyoruz ve açıkça söylüyoruz: Bu bir intihar değil, adım adım örülmüş bir politik bir cinayettir.
İlayda Zorlu’nun ailesi, kendilerini “polis” olarak tanıtan kişiler tarafından aranmıştır. Bu aramalar, yalnızca bir bilgilendirme değil; doğrudan bir yönlendirme ve müdahale biçimi olarak işletilmiştir. Aileye, İlayda’nın eylemlere katıldığı özellikle vurgulanarak, hedef gösterici bir dil kullanılmıştır.
Bu yöntem münferit değildir. Benzer biçimde, özellikle kadın öğrenciler üzerinden aileler sistematik olarak aranmakta; korku, panik ve baskı üretilmektedir. Bu aramalar, gençlerin demokratik haklarını kullanmalarını engellemek, onları aile içi çatışmalarla yalnızlaştırmak ve mücadeleden koparmak amacıyla yürütülen bir sindirme mekanizmasına dönüşmektedir.
Bu düzende gençlerin karşısına yalnızca polis barikatı dikilmiyor; evin içine taşınmış, orada yeniden üretilmiş bir erkek şiddeti de çıkarılıyor. Sokakta kurulan baskı, aile içinde başka bir biçime bürünüyor. Devletin dili, evin duvarlarına sızıyor; baba otoritesi, yalnızca geleneksel bir figür olmaktan çıkıp adeta bir denetim ve cezalandırma mekanizmasına dönüştürülüyor.
Ataerkil düşünce burada sadece bir kültürel kalıntı değil, güncel bir yönetim aracıdır. Genç kadınların hangi eyleme katılacağına, ne söyleyeceğine, nasıl yaşayacağına kadar uzanan bir müdahale hattı kuruluyor. “Koruma” adı altında uygulanan bu baskı, gerçekte kadınların iradesini yok sayan, onları itaat etmeye zorlayan bir kuşatma biçimidir. Aile, sevginin ve dayanışmanın zemini olmaktan çıkarılıp korkunun ve disiplinin alanına çevriliyor.
Bu süreçte genç kadınlar iki yönlü bir şiddetin ortasında bırakılıyor: Bir yanda kamusal alanda karşılarına dikilen güvenlikçi politikalar, diğer yanda evin içinde derinleştirilen erkek egemen tahakküm. Böylece yalnızlaştırılan, kuşatılan ve nefessiz bırakılan bir hayat dayatılıyor. Bu, bireysel bir trajedi değil; sistemli, sürekliliği olan bir baskı rejimidir. Ve bu rejim, en çok da genç kadınların yaşam hakkını hedef almaktadır.
Bu tablo tesadüf değildir. Artık yalnızca açık baskıyla değil; gündelik hayatın içine sızan, ilişkileri bozan, güven duygusunu parçalayan yöntemlerle işleyen bir iktidar tekniğinden söz ediyoruz. Korku, ihbar, fişleme, aile içi çatışma ve parçalanma… Bunların her biri tekil değil; birbirini besleyen, birbirine eklemlenen bir kontrol zinciridir.
Gençliği doğrudan bastırmak yetmediğinde, onu yalnızlaştırmak devreye sokulur. Sokakta karşısına barikat çıkarılan genç, evine döndüğünde bu kez şüpheyle, baskıyla, sorguyla karşı karşıya bırakılır. Aile, bir sığınak olmaktan çıkarılır; bir denetim alanına çevrilir. İhbar mekanizması yalnızca bilgi toplamak için değil, toplumsal bağları çözmek, insanları birbirinden kuşku duyar hale getirmek için kullanılır. Böylece herkesin herkesi gözetlediği, herkesin herkesten çekindiği bir iklim yaratılır.
Kadınlar bu tablonun en kırılgan, en hedef alınan halkasıdır. Çünkü kadınların özgürleşmesi, bu düzenin en zayıf noktasını açığa çıkarır. Bu yüzden kadınlar hem kamusal alanda baskılanır hem de özel alanda kuşatılır. Genç kadınların iradesi, hem devletin güvenlikçi diliyle hem de ataerkil düşüncenin geleneksel tahakkümüyle aynı anda sıkıştırılır.
Muhalefet böylece yalnızca sokakta değil, evin içinde de bastırılır. İnsanlar mücadeleden değil, birbirlerinden koparılır. Politik olan, bilinçli olarak “aile meselesi”, “özel hayat” gibi gösterilerek görünmez kılınır. Ama gerçek değişmez: Bu, toplumu parçalayarak yöneten, korkuyu yayarak itaat üreten, sessizliği örgütleyen bir rejimdir.
Bugün yaşadığımız tam olarak budur. Ve bu yüzden karşı karşıya olduğumuz şey yalnızca tek tek olaylar değil; bütünlüklü bir yönetme biçimidir.
Ve sonuç ortadadır: Gencecik bir kadın hayatını kaybetmiştir.
Devletin gücünü kullananlar, genç kadınları açık hedef haline getirenler, aileleri kışkırtarak şiddetin zeminini hazırlayanlar bu ölümün sorumluluğundan kaçamaz. Bu ülkede kadınların ölümü “şüpheli”, “intihar”, “aile içi mesele” denilerek kapatılmaya çalışılan her dosya, aslında politik bir tercihin ürünüdür. Bu yüzden söylüyoruz: Bu cinayet politiktir.
Çünkü burada yalnızca bir yaşam değil, bir irade susturulmuştur. Gerçeklerin üzeri örtüldükçe suç büyür, cezasızlık kurumsallaştıkça yeni ölümlerin yolu açılır. Biz bu karanlık zinciri kabul etmiyoruz; adalet yerini bulana kadar bu dosyanın peşini bırakmayacağız.
Bugün üniversite gençliği; yoksulluğa, güvencesizliğe, barınma krizine ve geleceksizliğe karşı mücadele etmektedir. Parasız, bilimsel, eşit eğitim talep etmektedir. Bu talepler bastırılmak istenmekte; gençler “terör” yaftasıyla suçlu ilan edilmekte, aileleri üzerinden hizaya çekilmeye çalışılmaktadır. Bu bir güvenlik politikası değil, doğrudan doğruya bir toplumsal kontrol rejimidir.
Kadınların özgürce okuyabildiği, sokaklarında korkmadan yürüyebildiği, ne devletten ne erkek şiddetinden çekinmediği bir ülke istiyoruz. Bu en temel haktır. Bu, pazarlık konusu değildir.
Buradan açıkça ilan ediyoruz:
* Genç kadınları hedef gösteren, aileleri kışkırtan tüm ihbar ve aramalar derhal soruşturulmalıdır.
* Bu süreçte sorumluluğu olan kamu görevlileri açığa alınmalı ve yargılanmalıdır.
* Kadınların yaşam hakkını tehdit eden her türlü ataerkil ve devlet destekli şiddet mekanizması dağıtılmalıdır.
* Gençlerin demokratik haklarını kullanmaları suç olmaktan çıkarılmalı, baskı politikalarına son verilmelidir.
Biz susmayacağız. Bu karanlık düzenin normalleşmesine izin vermeyeceğiz.
Bir arkadaşımızı, bir gencimizi daha kaybetmeye tahammülümüz yok.
Bu düzen değişecek! Kadınlar ve gençlerimiz özgür yaşayacak!
21.04.2026
Fikret AŞCIOĞLU
Trabzon Emek ve Demokrasi Platformu Adına
21 Nisan 2026 Salı 11:25
http://www.sebathaber.com/haber/basina-ve-kamuoyuna-29380.html